CİDE YAŞAM PORTALI
En Gelişmiş Haber ve Yaşam Portalı

Mitosların Kenti KASTAMONU

Anadolu’nun Karadeniz kıyılarında Ege ve Akdeniz kadar olmasa da mitolojik hikâyelere rastlanır. Karadeniz Ereğli ya da antik ismi ile Herakleia Pontika, mitolojideki Herakles’in (Herkül) kurduğu ve aynı zamanda Hades’in yer altı krallığına indiği şehirdir. Sinop, bir Amazon kraliçesi ya da nymphe (peri) tarafından kurulmuştur. Samsun Terme, Antik Çağ’ın ünlü savaşçı kadınları Amazonların yurdudur.

Iason Adası yani Ordu’nun Perşembe ilçesindeki Yason Adası ise mitolojide yer alan bir başka Karadeniz yerleşimidir. Tüm bunların içinde başka bir yer daha vardır ki, pek bilinmese de mitolojinin birçok hikâyesinde çeşitli şekillerde geçer: Kytoros yani günümüzün Cide ve Gideros Koyu.

Akdeniz havzasından uzak topraklarda usul usul yerleşmiş mitosların neler olduğuna ve onların arkasındaki bazı tarihsel gerçekliklere bakalım şimdi isterseniz.

“İlyada”da Kastamonu

Klasik mitolojide günümüz Kastamonu kıyılarının Cide sınırları önem taşır. Cide kıyılarının klasik mitolojide geçtiği en erken örnek aynı zamanda Batı edebiyatının da ilk örneği sayılan, Homeros’un “İlyada”sıdır. “İlyada”da Antik Çağ’da sadece Cide’ye değil tüm bölgeye isim vermiş olan Paphlagonlardan şu şekilde bahsedilir:

“Erkek yürekli Pylaimenes komuta eder Paphlangonialılara,
Gelmişler yaban katırlarıyla ünlü Enetlerin yurdundan
Kytoros’ta, Sesamos’ta otururlar,
Parthenos Irmağı çevresinde kurmuşlardır ünlü saraylarını,
Kentleri Kromna, Aigialos, yüksek Erythinoi’dur.”

Homeros’un MÖ VII-VIII. yüzyıllarda yaşadığı kabul edilmekte ve “İlyada”nın da bu zaman diliminde oluşmaya başladığı öne sürülmektedir. Ancak “İlyada”da geçen olaylar tarihsel kayıtlara göre MÖ XII. yüzyıla kadar uzanır. Yani destan aslında halkın ortak belleğinde kalmış olan olayların yaklaşık 500 yıl geriye giden öyküsüdür. Bu satırlarda geçen Pylaimenes, Paphlagon önderi olarak Enetlerin kralıdır ki bu isim MÖ I. yüzyıla kadar yani yaklaşık bin yıl boyunca bu halkın liderlerinin en sık kullandığı isim olacaktır.

Bahsedilen Kytoros günümüzde Gideros Koyu çevresi, Aigialos ise Cide sahilinin olduğu kesimdir. Bu isimlerin sayılması Karadeniz kıyılarının MÖ XII. yüzyılda tanınmaya başladığını ve bu noktada Gideros ve Aigialos’un aslında tarihte ne kadar da geriye giden yerleşimler olduğunu gösterir.

Şimdi gelelim bu destanın devamında başka bir Antik Çağ eseri ile antik Cidelilerin Roma’nın kuruluş hikâyesinde bir şekilde yer alışlarını mitoloji içinde görmeye… Homeros Cide yöresinden gelip Troyalıların yanında yer alan Enet kabilesi ve Paphlagonlarla ilgili daha dramatik sahnelere yer verir. Bu sahneler Paphlagonların lideri Pylaimenes ile onu korumaya çalışan oğlu Harpalion’un sırasıyla ölümleridir.

“O sıra avladılar Ares’in dengi Pylaimenes’i,
Mert savaşçılar Paphlagonialıların önderini,
Kargısıyla ün salmış Menelaos, Atreusoğlu,
Önünde görünce onu boylu boyunca…”

Görüldüğü üzere, Paphlagon kralı Pylaimenes, Helenlerin Savaş tanrısı Ares ile bir tutulmuştur. Onun trajik sonu, “Troya” destanının önemli kahramanı ve dünyanın en güzel kadını Helen’in kocası olan, Akhaların liderlerinden Menelaos tarafından getirilir. Pylaimenes, Menelaos’un mızrağıyla ölürken, onu korumak için savaş alanına oğlu Harpalion atılır ve o da bir ok ile öldürülür.

“O sıra saldırdı üstüne Harpalion,/Kral Pylaimenes’in oğlu,/Savaşmaya gelmişti Troia’ya, sevgili babasıyla,/Ama bir daha dönemeyecekti baba toprağına./İşte kalkanının ortasından o vurdu Atreusoğlunu,/Çok yakından vurdu, ama delemedi tuncu,/ Çekildi geri geri, arkadaşlarına doğru,/Dört bir yanına bakına bakına, Biri etine saplamasın diye tuncu./Tam o sırada Meriones saldı oku üstüne,
vurdu onu sağ kalçasından… Ulu yürekli Paphlagonlar çevresine üşüştüler, koydular arabaya, götürdüler kutsal İlion’a./Hepsinin içi kan ağlıyordu, babası da gidiyordu gözyaşı döke döke…

Paris görünce Harpalion’un ölüsünü,/Yüreğinde büyük öfke duydu, Harpalion, bunca Paphlagonlu arasında konuğuydu onun…”
Bu dizelerde de görülen en önemli şey ise yine “İlyada”nın başkarakterlerinden olan Paris’in yani Helen’i kaçıran Troyalı prensin, Paphlagon prensi Harpalion’u özel olarak konuk etmesi ve ona önem vermesidir.

Venedik’e ismini veren Cideliler

“İlyada”da Troya Savaşı’nın son 50 günlük bölümü anlatılır. Ancak savaşın kesin sonucu sonraki mitologya yazarlarınca tamamlanmıştır. İşte bunlardan bir tanesi Roma’nın efsanevi kuruluş hikâyesini anlatan Romalı Vergilius’un “Aenas Destanı”dır. Bu destan da Troya Savaşı’nın bitmesi ve bazı Troyalı prens ve soyluların kentten gizlice kaçışı ile İtalya’ya uzanan serüvenini anlatır. İşte o kaçışta yine Paphlagonlar ve Enetler de önemli yer tutar. Lidersiz kalan Paphlagonlar, kahramanca mücadeleye devam ederler ancak savaş sonunda yenilen taraf olurlar. Ardından Athamas isimli bir Troyalı komutanın önderliğinde şehirden çıkıp Adriyatik kıyılarını izleyerek Kuzey İtalya’daki Veneti bölgesine kadar gider ve orada yeni yerleşimler kurarlar. Venedik ve Padova kentlerinin bulunduğu bu bölgenin ismi Cide’den giden Enetlerden dolayı Veneti olarak anılır. Troya’dan kaçanlardan biri de yine Troyalı bir prens olan Aenas ise bildiğimiz Roma’nın Anadolulu kurucusu olarak mitolojideki yerini almıştır.

Kahramanlar çağındaki Cide

Mitolojinin keyifli ve gizemli sayfalarında Cide’nin günümüzde öyküleri keyifle okunan, filmlere aktarılan bir kahramanlar çağı var. Konumuzu oluşturan başka bir büyük öykü de destandan geri kalmayan bir eser. Apollonius Rhodios’un yazmış olduğu bu eserin ismi “Argonutlar Seferi”. Eserin yazılışı “İlyada”dan çok sonraya yani MÖ III. yüzyıla ait olmakla beraber Troya Savaşı’ndan önceki dönemi ele alır. Herakles’in, Argo’nun, Iason’un, Orpheusların olduğu kahramanlar çağını içeren eser Yunan kralının oğlu olan Phriksos ile kızı Helle, postu altından olan ve uçabilen bir koçu günümüzde Gürcistan’da yer alan Kolkhis Krallığı’na kaçırır. Ve koç burada Zeus’a kurban edilip pöstekisi saklanırken, kahramanlar bu pöstekiyi Yunanistan’a geri getirmek için “hızlı” anlamına gelen Argo Gemisi ile sefere çıkar.  İşte bu seferde Herakleia Pontika (Karadeniz Ereğlisi) kentinin kuruluşu, Iason Adası yani Yason Adası’nda geçen bazı olaylarla birlikte Kastamonu kıyılarından Kytoros, Aigialos ve Karampis’in (Gideros, Cide ve Kerempe Burnu) isimleri de birkaç kez zikredilir.

Bu eser çok önemli bir mitolojik öykü olmanın yanında araştırmacılar tarafından Helenlerin Karadeniz’i keşfi, tanışmalarının anlatımı olarak da kabul edilir. Yani olaylar aslında Son Tunç Çağı’na kadar geri gider. Gideros, Cide ve Kerempe’nin ne kadar eski yerleşimler olduğunu göstermek açısından olağanüstü bir belge olarak kabul edilir.

Gideros’un Antik Çağ isim kökenine geldiğimizde ise bu ismin yani Kytoros’un Arganoutlar Seferi öyküsüne bağlı olduğu görülür. MÖ I. yüzyıl sıralarında yaşamış olan ünlü Antik Çağ coğrafyacısı Strabon, bize Kytoros isminin, “Altın Postlu Koç”u kaçıran Phriksos’un dört oğlundan biri olan Kytissorus tarafından geldiğini söyler.

Mitolojinin vazgeçilmezi Cide şimşiri

Bugün olduğu gibi tarih boyunca da Karadeniz’in ve bilhassa Kastamonu kıyılarının orman zenginliği gözleri kamaştırmıştır. Öyle ki bölge “ağaç denizi” olarak bile adlandırılmıştır. Bölgedeki ormanlardaki ağaç çeşitliliği ev, samanlık ve bilumum günlük eşyanın ve tarım aletinin yapımının yanı sıra gemi, tekne, çektirme, sandal, mavna gibi deniz araçlarının da üretimi için çok uygundur. Bu nedenledir ki hem Antik Çağ’da hem de Orta Çağ’da Kastamonu kıyıları bir nevi topyekûn tersane olarak adlandırılır. Hatta bu tersanelerde yapılan tekneler o kadar beğenilir ki Antik Çağ’da Roma’nın en ünlü ozanlarından biri Kytoros’ta (Gideros’ta) şimşirden yapılmış bir tekneye övgülerini çok güzel bir şiirle dile getirmiştir.

“Gemilerin en hızlı gideniymiş/Gördüğünüz o kayık, yolcular,/Geçmediği tekne yokmuş/ Sözüne bakılırsa, suyun üzerinde,/Uçar gidermiş gerek kürekle gerek yelkenle,/Yalan desin istediği kadar./Korku veren Adriyatik kıyısı, Kiklad adaları,/Ünlü Rodos, tüyler ürperten Trakya, yabanıl Marmara, Pontus Koyu,/Ormanda bir ağaçken eskiden,/Daha kayığa dönüşmeden önce/Islık çalarmış boyuna konuşan saçlarıyla./Cytorus’un doruğunda Karadeniz’de Amasra’da şimşir üreten Cytorus’ta,/Bunları çok iyi bilirmişsin,/Kayığın söylediğine göre, yücelerinde dikiliymiş oldum olası,/Küçük küreklerini suyuna bastırırmış senin,/Efendisini taşımış oradan,/Onca azgın dalgalar arasından,/İster sağa ister sola essin yeller,/İsterse birlikte vursun iki yanına.”

Gaius Valerius Catullus’un (MÖ 84-54), “Carmina”sında geçen bu parçaya göre Kytoros’ta yapılan teknenin tüm Akdeniz havzasını dolaşırken sürati, güvenilirliği ve dengesiyle tam anlamıyla denizle, dalgayla ve rüzgârla uyum içinde olduğu gösterilir. Antik Çağ’ın ünlü mitos yazarı Ovidius Naso (MÖ 43 – MS 17) da “Metamorphasis” (Dönüşümler) adlı eserinde Gideros’un şimşirine iki çok önemli öyküde yer vermiştir.

Kutsal sofra: Olgassys (Ilgaz)

Cide sahilleri denizaşırı bir yer olması nedeniyle Helen kültürü ve klasik mitoloji ile elbette ki Kastamonu’nun diğer yörelerine göre daha fazla haşır neşir olmuştur. Ama bir dağımız var ki, mitolojinin yine trajik öykülerinden birinin ev sahipliğini yapar; orası yücelerin yücesi Ilgaz’dır.

Ilgaz Dağı ki hem sıradağ olarak hem de yüksek zirveleriyle Hititlerden bu yana her çağda yazılı kaynaklara, öykülere konu olmuş ve kutsal bir dağ olarak tanımlanmıştır. Hitit döneminde bu dağın tanrılarından bahseden belgelerin yanı sıra Antik Çağ’da da her yanının tapınaklarla dolu olduğu yazılır. Şimdi aktaracağım mitolojik olay daha çok Roma döneminde popüler olmuşsa da yazılı kaynaklara bakarak Homeros öncesine kadar geri giden bir öyküdür.

Ilgaz ve onun en yüksek noktası olan Hacet Tepe, mitolojide tanrıların buluştuğu bir sofra olarak geçer. Hikâye şöyledir: Lydia kralı Tantalos, Zeus ile ölümlü Pluto’nun oğludur.  Onun da çocukları vardır: Niobe ile Olimpiyat oyunlarını başlatan Pelops. Tantalos bir yarı ölümlü olarak tanrıların meclisine kabul edilen tek kişidir ve aynı zamanda tanrıların yiyeceği ve içeceği olan nektar ve ambrossia’yı yiyebilen de odur. Ama Tantalos’un bu Olymposlu tanrıları hor görme huyu da vardır. Kendini onlardan üstün görür. O yüzden tanrıların sofrasından nektar ve ambrossia’yı çalıp insanlara sunar, Zeus’un altın köpeğini de kaçırır. Hatta bir seferinde oğlu Pelops’u kesip doğrar ve onu bir yemek hâline getirir. Sonra da tanrıları bu ziyafete davet eder, ki o ziyafetin verildiği yer Ilgaz’ın yani antik Olgassys’in zirvesidir. Bu şölende, tanrılar masadaki yerlerini alırlar ve tam yemeğe başlayacakları sırada Demeter dışında tümü aldatıldığını anlar.

Sadece Demeter dalgınlıkla bir parça et yer. Zeus hemen oyunu bozar, torunu olan Pelops’u yeniden birleştirip ona can verir. Demeter’in yediği parça ise Pelops’un omzudur. O kısma da Hephaistos bir protez yapar. Sıra Tantalos’un cezasına gelir. Bu ceza onun Tartaros’a (yer altı dünyası) atılıp bir göle hapsedilmesidir. Ancak Tantalos, hapsedildiği bu göl ağız seviyesine gelmesine rağmen sonsuza dek ne bir damla su içebilecek ne de bir lokma yemek yiyebilecektir.

Bu öykü bölgede Roma döneminde çok sevilmiş, özellikle Çankırı (antik Gangra) kenti bastığı sikkelerde sık sık bu konuyu işleyerek, “tanrıların ocağı” anlamına gelen “Hestia Theon” ifadesini kullanmıştır.

Sözün kısası; Cide’nin kıyılarına vuran klasik mitolojinin doyumsuz öyküleri, Ilgaz’ın doruklarından yükselerek Kastamonu’nun kadim topraklarına usul usul karışır ve şehre bambaşka bir atmosfer kazandırır.

YAZI : Murat KARASALİHOĞLU

Dikkatinizi Çekebilir:

Cevap Bırakın