Kastamonu 'da İnanç Turizmi
A+ A-
11 Temmuz 2017 Salı 02:34:25
328 kez okundu.
Kastamonu'nun sahip olduğu tarihsel yapıların birçoğu, ilin Türk-İslam kültürü içinde kalan ve dinsel alanda kullanılan yapılardır.

Kastamonu'nun sahip olduğu tarihsel yapıların birçoğu, ilin Türk-İslam kültürü içinde kalan ve dinsel alanda kullanılan yapılardır. En eskisi yaklaşık 800 yıllık olan bu yapılar hala birebir kullanılırken, Kastamonu halkının geçmişle olan bağlantısını daima canlı tutmaktadır.

Kastamonu; Selçuklu, Candaroğulları ve Osmanlı dönemlerinden kalan pek çok cami, türbe, medrese, dergah ve din büyüğünün bulunması dolayısı ile inanç turizmi açısından yerli ve yabancı turistlerin dikkatini çekmektedir. Şehir geçmişin izleriyle o kadar doludur ki; her sokak birden çok evliyanın türbesine ev sahipliği yapar. Gerçeğin inançla buluştuğu noktada yer alan evliya menkıbeleri dilden dile, zamandan zamana anlatılıp durur.

Özellikle Şeyh Şaban-ı Veli camii ve türbesi en çok ziyaret edilen mekanların başında yer almaktadır. Sahabe-i Kiram’dan olduğu kabul edilen Kays-ül Hemedanî Asgar Hazretlerinin bulunduğu Hepkebirler Camii ve Türbesi, Aşıklı Sultan, Hatun Sultan, Benli Sultan, Sacayaklı Sultan, Karanlık Evliya, Abdülfettah-ı Veli türbeleri ilk ziyaret edilmek istenen mekânlar arasında yer almaktadır.

Kastamonu kent merkezi ve ilin geneline yayılmış külliyeler; çok sayıda mimari birer sanat eseri olan cami ve türbeleriyle Kastamonu kutsal bir atmosferin sahipliğini yapar.

Her sene Mayıs ayının ilk haftasında “Kastamonu Evliyaları Haftası” kutlanmakta ve bu etkinliklere çevre illerden ve diğer şehirlerden gelen ziyaretçiler büyük ilgi göstermektedirler. “Evliyalar Şehri” olarak ün kazanan Kastamonu’da birçok âlimden kalan eserler ve hatıralar büyük ilgi görmektedir.

 

  SAHABE TÜRBESİ 

Peygamber Efendimizin hadisi şerifine nail olmuş Sahabeyi Kiramdan Ebu Eyyüb El Ensarı Hazretleriyle 1400 yıl önce İstanbul’un fethine çıkmış ve Hep Kebirler camisisinin bahçesinde yatan Sahabeden Kays-ül Hamedânî Asgar Hazretleridir.

Kays’ ül – Hemedani El – Asgari Hazretlerinin büyük kardeşi olan Kays’ ül – Hemedani Ekber Hazretleri Peygamberimiz (SAV) Efendimiz’ in sevgili torunu Hz. Hasan ( R.A.) ‘ a yapmış olduğu Hizmetlerinden ötürü Resul – i Ekrem (SAV) Efendimiz’ in; - Ey Kays! Benim evladıma ettiğin ihsana karşılık ben de kıyamet gününde seni 124 bin Peygambere göstererek: “ Ashabımdan Kays’ ül Hemedani’ ye bakın!” diye izzetlendireceğim müjdesine nail olmuş büyük bir zattır.

 

MÜFESSİRİ ALAADDİN EFENDİ TÜRBESİ 

Müfessiri Alaaddin Efendi 13. yüzyıl ulema ve evliyasındandır. Aslen Belh veya Buhara’dandır.

Çobanoğulları döneminde Kastamonu'da yaşamış Müfessir Alâeddin Hazretleri’nin çeşitli eserleri olduğu nakledilmektedir. Döneminde tefsir sahasındaki dirâyetinden söz edilmiştir. Dolayısıyla bir tefsiri olduğu muhakkaktır, ancak bu esere kesin olarak ulaşıldığı kabul edilmiş değildir.

Müfessir Alâedddin Efendi, çok sayıda talebe yetiştirmiştir.

Mevlâna'nın torunu Ulu Ârif Çelebi de bu Alaaddin Efendiyi ziyaret edip kendisinden bahsedenlerdendir.

Kendisi, Hac için Mekke’de bulundukları sırada manevi bir işaret üzerine Kastamonulu bir zatın kızıyla evlenerek Medine’ye yerleşir. Medine’ de ikamet ederken bir gece rüyasında Hz. Ebubekir Sıdık’ ı görerek;

“Ey Alaaddin! Allah Rasulü’ nün bütün ashabı Ümmet – i Muhammed’ e faydalı olan miras bırakmak için âlemin dört bir tarafına ekildiler. Siz ise burada mücavirliği seçmekle nefsinizi emniyette bulundurmak istiyorsunuz. Bu olmaz!” şeklinde bir ikazla karşılaşır.

Bu ikaz üzerine Medine’ de bulunan evini Medine-i Münevvere’ ye vakfederek Kastamonu’ ya doğru yola çıkar ve üç yıl süren meşakkatli bir yolculuğun ardından Kastamonu’ ya ulaşarak, bu şehre yerleşir.

Ömrünü ilime adayan Müfessir-i Alaaddin, Kastamonu’ da sayısız talebe yetiştirir. Mevlana’nın torunu Ulu Arif çelebi de, Kastamonu ziyaretleri esnasında Alaaddin Efendi ile görüşerek ona hediyeler sunar.

Rivayet edildiğine göre;

Vefat ettiğinde dersleri yarım kalan bazı talebelerinin rüyasına girer ve onlara sanki kendisi hayattaymışçasına ders notları ile birlikte mezarının başına gelmelerini tembih eder.

Ertesi sabahtan itibaren dersi yarım kalan talebeler, hocaları sanki ölmemiş gibi mezarı başında toplanırlar. Alaaddin Efendi’nin sesini duyarak tefsirin kalan kısmını tamamlayana kadar her gün derslere devam edilir. Hatta bir gün, talebelerden birisi ciddiyetten biraz uzaklaşınca Alaaddin Efendi;

“ Benim sağlığımda olduğu gibi yine aynen ciddiyetinizi muhafaza edeceksiniz!” diyerek talebelerini uyarır.

Türbesi;

Honsalar Mahallesinde İsfandiyar Bey Parkı olarak adlandırılan eski mezarlık alanı içerisinde yer alır.

Türbenin geçirmiş olduğu değişikliklerden dolayı tarihi bir niteliği kalmamıştır. Günümüzde dikdörtgen planlı bir yapıdır.

Müfessir Alaeddin’e ait olan türbe Yaban Bin Mehmed adında bir kişinin yaptırdığı, türbe içerisinde şahide taşı gibi duran ve daha sonra müzeye kaldırılan 1289-90 tarihli yazıttan öğrenilmektedir. “Yaman” adına dayanarak türbeyi yaptıranın Candaroğlu Hükümdarı Şemseddin Bin Yaman Candar olduğu da ileri sürülmektedir. Yazıttaki tarihe bağlı kalınacak olduğunda ise türbenin Çobanoğlu Dönemine ait olduğunu söylemek daha doğru olur.

1925 yılında Osmanlıca olarak yazılan bir eserde (Mehmet Behçet-Kastamonu Asar-ı Kadimesi), türbenin 1922 yılındaki durumu hakkında şu bilgiler verilmektedir: Bir tepenin üzerinde yer alan türbenin etrafı mezarlıktır. Dıştan harabeye yüz tutmuş, sıvalı, içten daha da kötü durumda basık tavanlı bir binadır. Türbe, ortadan uzunlamasına ahşap bir şebeke ile ikiye ayrılmıştır. Şebekenin arkasında, yerden bir metre yüksek bir kesimin üzerine, başlarında birer şahide taşı olan yan yana dört sıvalı sanduka yer almaktadır. Türbenin 1851 yılında Hamdi Paşa tarafından tamir ettirildiği 1922 yılında duvarından duran, sonradan müzeye kaldırılan bir yazıttan anlaşılmaktadır.

Bugün türbede bulunan sandukalardan biri Müfessir Alaaddin’e ait olduğu söylenmektedir. Sandukalarının birinin üzerinde 1374 tarihi vardır. Diğerleri 1870’de ölen Sırtlı Hoca Ali Senai Efendi’ye ve diğeri de 1813 yılında ölen İzbelizade Mehmet Bey’e aittir.

 

   ABDULFETTAF-I VELİ ve TÜRBESİ

 

Kâdirî şeyhi olduğu bilinen Abdülfettâh-ı Velî'nin on üçüncü yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. Abdülfettâh-ı Velî'nin Kastamonu’de vefat ettiği ve Yılanlı Darüşşifa’yı yaptırdığı yazmaktadır. Abdülfettâh-ı Velî'nin külliye içindeki türbede gömülü olduğuna inanılmaktadır. Abdülfettâh-ı Velî'nin Abdülkadir Geylani neslinden geldiğine ve Kastamonu’ya dair bilgilerine hiçbir vesika da rastlanmaz.

Abdülfettâh-ı Velî'nin türbesi bugün külliye içinde yer alan caminin doğusundadır. Moloz taş yapısı ahşap çatılıdır. Dikdörtgen planlı yap içinde kıble duvarında bir mihrap hücresi de bulunur.  Türbede 25 adet sanduka vardır. Mihrabın hemen önünde ve en büyük sanduka ki bakır muhafaza içinde olanı Abdülfettâh-ı Velî'ye aittir.

Türbede ayrıca, Abdülfettâh-ı Velî'nin kızı Ümmü Sare, Evkaf Müdürü Tayyip Bryin kızı, Nasrullah Mektebi Kuran Hocası Osman Efendi, Ahmed SAid Efendi, İsmail Hakkı Efendi, Ahmet Hasip Efendi, Kadı Şeyh Efendi Hafız Ahmed Said yatmaktadır.

Ancak Mehmet Behçet’in 1925 yılında yazdığı Kastamonu Asar-ı Kadimesi adlı eserinde şu bilgilere yer verilir:

1911 yılında Kastamonu’ya gelen Bursalı Şeyh Şerafettin Dağıstani’ye Abdülfettâh-ı Velî sorulduğunda şu bilgileri vermiştir: Abdülkadir Geylani hazretlerinin bizzat kendi evladından Anadolu’da dört oğlu mefdundur. Bunlar Bursa’da Ahmet El Kebir, ikisi İstanbul’da biri de Sinop’ta mefdun bulunan Seyyid Bilal’dir. Anadolu’daki torunları 9’dur. Bu torunlarından biri Abdülfettâh-ı Velî’dir. Bağdat’dan buraya kalabalık bir mahiyetle geldiğinde Kastamonu Beyinden dergah için yer istemiş. O zaman Bey’de çay boyunda yılanlarla dolu fundalıkta bugünkü yeri gösterdi. Temizliğe başladıkları sırada ameleler akrep ve yılanlardan çalışamamışlar. Bunu gören Abdülfettâh-ı Velî, cüppesini çıkarıp yere sermiş ve “ cübbe içine toplanın” demiş. Ve tüm mahlukat buraya girdikten sonra bugünkü İmam Hatip Lisesi araksındaki dereye bırakmış. O zaman buraya Gayp Deresi adı verilmiş. Geriye döndüklerinde bir tane yılanın kaldığı görülmüş. O da hazretin duası ile taş olmuş. Bu yaş da hala girişteki duvarda hala duruyor.

 

  SEYYİD SÜNNETİ EFENDİ DERGÂHI

 

Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi içindeki caminin ilk banisi olan Seyyid Sünneti Efendi’nin asıl adı Ahmed’dir. Peygamber soyundan olduğu için kendisine Seyyid denmektedir. Ayrıca peygamberin sünnetlerine aşırı derece de bağlı olduğu içinde Sünneti lakabı almıştır.

İyi bir eğitim görüp dönem âlimlerinden dersler almıştır.  Eğitim sonrasında mürşid arayışına girmiş, dönem müşrişlerinin tavsiyesi ile Acem diyarından Anadolu’ya gelmiş olan Seyyid Yahya Şirvani hazretlerinin mürşidi olmuştur.

Seyyid Sünneti Efendi, Seyyid Yahya Şirvani huzuruna geldiğinde Yahya Şirvani kapı dervişlerine, “evlad-ı Resul’den bir gerçek talip geldi, içeri getirin” demiştir.

Uzun yıllar kendisine hizmet ettikten sonra icazet alınca memleketi Kastamonu’ya dönmüş kendi mescidini yapmış ve Halveti tarikatı üzerine irşad makamına oturmuştur.

Seyyid Ahmed Sünneti’nin sık sık Hızır Aleyhisselam ile görüştüğü kimi olaylarda ondan istifade ettiği söylenmektedir. Böylesi bir görüşme hem Seyyid Sünneti’nin kaygıları ve Şeyh Şaban-ı Veli üzerinedir.

Seyyid Ahmed Sünneti’nin tarikat silsilesinin kendisinden sonra kesileceği endişesi ile cenab-ı Hakk’a niyaz ettiklerinde sık sık Hızır Peygamber (a.s) ile buluşup onlardan istifade etmiş olduğu anlatılır. Hızır Aleyhisselam şunları söyler: “Ya Seyyid Ahmed Sünneti! Gerçi Allah’ın izniyle silsileniz kesilir ve seccadeniz bir zaman boş kalır. Fakat nice zaman sonra Seyyid Yahya Sultan silsilesinden bir zamanın kutbu sultan gelip seccadeyi tekrar ihya edecektir. Kendilerinin ve kendilerinden sonra gelen halifelerinin ruhani halleri ve Rahmani feyizleriyle, seccadenizde yine telkin ve irşadın devam edeceği bildirilmiştir. Onlar sizindir ve siz unutulmayıp kıyamete kadar hayır dua ile yad olunursunuz.”

Şeyh Şaban-ı Veli’nin Seyyid Ahmed Sünneti’nin mescidinde inzivaya çekildiği ve tıpkı Ahmed Yesevi gibi 63 yaşından sonra hayatının sonuna kadar burada devamlı ibadet ve tefekkürle meşgul olduğu anlatılır. Bu yapı ve çevresi, Şaban-ı Veli’nin vefatından kırk yıl kadar sonra bünyesinde cami, türbe, dergâh, kütüphane, asa suyu ve şadırvan ile dergah evleri mevcut bir külliyeye dönüştürülecektir.

        Seyyid Sünneti ile ilgili söylenen bir başka mucize de şu şekildedir:

Kendisinin mezarı günümüz Gümüşlüce Caddesi üzerindedir. Bu cadde yakın zamana kadar bir dere olup sonradan kapatılmıştır. Bir vakit bu Gümüşlüce Deresi taşmış, gelen sel Seyyid Efendi’nin mezarını açmıştır. Olay sonrasında mezarın başına gelenler Seyyid Efendi’nin cesedinin çürümediğini ve ayaklarını vücuduna doğru çektiğini görmüşlerdir. Dönem arifleri bu hareketi, Seyyid Efendi’nin ayak istikametinde bulunan Şeyh Şaban-ı Veli’ye karşı saygısına binaen yaptığını düşünmüşlerdir.

Şeyh Şaban’ı Veli Külliyesinin girişinde solda yer alan mezar, Seyyid Sünneti Efendi’ye aittir. Kendisi Kastamonu’ya dışarıdan gelmiş günümüz Şeyh Şaban-ı Veli Caminin yapımından önceki mescid ve halvet alanlarını içeren bir ibadethane yaptırmıştır.

 

ŞEYH ŞABAN-I VELİ TÜRBESİ

Hz. Pir Hacı Hafız Şeyh Şaban Efendi, tahminen 886/1481 yılı berat kandili gecesi, Taşköprü İlçesi’nin Harmancık Mahallesi Çiftehacılar Sokağı’nda dünyaya geldi.

Doğmadan önce babasını, küçük yaşta iken de annesini kaybetti. Dokuz yaşlarında iken kendisini evlat edinen hayırsever bir hanım tarafından himaye edilen Şaban Efendi, Taşköprü ve Kastamonu'da aklî ve naklî ilimler tahsilinden sonra İstanbul’a gitmiştir.

İstanbul'da dokuz yıl süre ile tahsil görerek icazetler alan Şaban Efendi, artık zahirî ilimlerle tatmin olamayıp kendisini irfan yoluna sevk edecek bir mürşid-i kâmil aramaya başladı, İstanbul’daki bazı şeyhlere halini arz etti ise de aradığını bulamamıştı.

Bolu'da Hayreddin-i Tokadî (k.s.) adındaki Halvetî şeyhine intisap ederek on iki yıl tasavvuf eğitimi alan Şaban Efendi, 1530–31 yılları civarında hilafetle Kastamonu'ya gönderildi.

Önce şehrin Hisarardı Semtindeki Cemaleddin Camii avlusunu mesken tutarak bir süre riyazetle meşgul oldu. O sırada kendisini zavallı bir fakir zanneden bazı kimseler kendisine çobanlık teklifinde bulunuyorlar, bazıları da ona acıyarak elbiselerini yenilemek veya yı­kamak suretiyle yardım etmeğe çalışıyordu.

Bir süre sonra günümüzde kendi adıyla anılan caminin yerindeki Seyyid Sünnetî Efendi Mescidi’ne geçerek orada erbaîne girdi. Burada geçirdiği kırk günlük süre sonunda halk tarafından değeri anlaşılıp sohbetine gelenler artmaya başladı.

Bir müddet sonra hem küçük hem de merkeze uzak olan bu mescit terk edilerek sevenlerinin isteği üzerine dergâh Honsalar Camii’ne nakledildi.

Burada tefsir, hadis ve diğer dinî ilimler dalında dersler ve vaazlar veren Şaban Efendi'nin irşat halkası gittikçe büyüyüp il sınırları dışından da dostlar ve müritler toplanmaya başladı.

Honsalar Camii’nin yangın geçirmesi üzerine Şaban Efendi ilim-irfan mer­kezini tekrar Seyyid-Sünnetî Mescidi’ne nakletti. Mescidin yakınındaki bazı evler hayır sahipleri tarafından satın alınarak dergâha tahsis edildi.

Şaban-ı Veli, kendisine gelenlere önce Kur’an-ı kerim okumasını ve temel dînî bilgileri öğrettikten sonra kabiliyetli olanları tasavvuf eğitimine tâbi tutarak yetiştiriyor ve etrafa halife olarak gönderiyordu. İslâm’ın esaslarını, Peygamberimizin örnek ahlakını kendisinden öğrenenler yaramaz sıfatlarından sıyrılıp huzura kavuşuyordu. Kendisiyle tanışan nice cahil, suçlu, merhametsiz kişiler hatta gayrı müslimler doğru yolu bulmuş ve sorumlu, müspet birer insan olmuştur.  Zira ona göre cahil ve zararlı insanlar ümmetin masumlarıdır. Bu masumlar, sorumlular görevlerini lâyıkıyla yapmadığı için ya cahil kalmışlar ya da suça itilmişlerdir.

Tasavvuf eğitiminde uyguladığı disiplin ve usullerle diğer tarikat şeyhlerinin bile takdirini kazanmış, kendisine zamanın feyiz kaynağı unvanı verilmiştir. Seccadesini terk edip Şaban Efendi’ye mürit olan şeyhler vardır.

Halvetî tarikatını gereksiz teferruat ve hurafelerden arındırarak esas hüviyetine kavuşturmuştur. Müritlerine, “Yahya Şirvanî’nin Tarikatnâme isimli eserine sâdık kalacaksınız, onda yazılı kurallardan bir nokta fazla veya bir nokta eksik amelde bulunmayacaksınız!” diye sık sık tembihte bulunuyordu. Bu sayede yetiştirdiği âlimler dünyanın her tarafına dağılarak İslâm’ın güzelliklerini sergilemişler,  bölgelerindeki iyi ve hayırlı insanların sayılarını artırmışlar, hatta Gayrı Müslimlerin İslâm’la şereflenmelerini sağlamışlardır.

 

BENLİ SULTAN VE KÜLLİYESİ

Benli Sultan Külliyesi, Kastamonu merkezine27 km. uzaklıkta Ilgaz Dağı’nın eteklerinde buluna Ahlât Köyü’nde yer alır.

Benli Sultan hakkında yazılı kaynak neredeyse yok denecek kadar azdır. Gerçek isminin Muhyiddin olduğu ve 15. yüzyılda yaşadığı düşünülmektedir. Özellikle Şeyh Şaban-ı Veli’nin yakın bir dostu olduğu ve Şaban-ı Veli’den büyük olduğu efsaneler arasında geçmektedir.

Kanuni Sultan Dönemi’nin önemli vaizlerinden olan ve Şeyh Şaban-ı Veli2nin de cenaze namazını kıldıran Kastamonulu Şeyh Muharrem Efendi’nin Benli Sultan’ın öğrencisi olduğu bu kısıtlı sayıdaki kaynaklarda yer almaktadır.

Hakkında ulaşılabilen en eski kaynak olan eş-Şakâiku’n-nu’maniyye’de Benli Sultan, Yavuz Sultan Selim dönemi âlimleri arasında sayılmaktadır. Bu eserde unvanlarıyla birlikte tam adı “Ebû Şâme Şeyh Muhyiddîn Mehmed/Muhammed Benli Sultan” olarak geçmektedir.

Benli Sultan gönüller sultanı olduğu gibi bölgenin zor coğrafi ve iklim şartlarına da boyun eğmeyen, hatta vahşi hayvanlarla bile ünsiyet kurabilen bir zat olduğu bilinmektedir.

eş-Şakâiku’n-nu’maniyye’de kendisinden şu şekilde söz edilir.

 “…Onlardan biri de Ârif-i billâh Ebû Şâme diye bilinen Şeyh Muhyiddîn Mehmed/Muhammed’dir. Kastamonu bölgesine yakın bir dağı vatan edindi. İnsanlarla olan ilişkisini tam anlamıyla kesti. Burada bir zâviye inşa ederek sâliklerin terbiyesi ile meşgul oldu. Kendisi zâhid, âbid ve verâ sahibi bir kimse idi. Kendisinin zihinleri kontrol/himaye etme yeteneği vardı. Bu konuya dair birçok hikâye vardır. Ancak sözü abartmaktan çekindiğimiz için bunları anlatmadık…”

Benli Sultan,  ilim dünyasında yanağında büyükçe bir ben olduğu için Ebû Şâme lakabıyla meşhur olmuştur.

Doğum yeri hakkında verilen bilgiler kesin değildir. Aynı köyden olduğunu söyleyenler olduğu gibi Tosya’dan, Sivas’tan veya başka bir yerden gelip buraya yerleştiği de belirtilmektedir. Köylülerin anlatımına göre ise Benli Sultan, bir Horasan eridir ve irşat vazifeli olarak, Nakşibendîliği yaymak maksadıyla bu bölgeye gelmiştir. Köyde bu anlatım ağırlık kazanmaktadır.  Her büyük insan gibi onu da herkes kendi yöresinden olduğunu ileri sürmekte hatta civardaki birçok türbede metfun bulunan değerli zatların, onun kardeşi veya müridi olduğu iddia edilmektedir.

Ancak Benli Sultan’ın nereli olduğu ve kurduğu külliyenin kendi imkânlarıyla mı yoksa devlet desteğiyle mi yaptığına dair bir kesinlik günümüzde bulunmamaktadır. Kimi kaynaklar, külliyenin Yavuz Sultan Selim’in emriyle 1512-1520 yılları arasında yapıldığını ve cami, mutfak, misafirhane ve türbeden oluştuğu belirtmektedir.

Benli Sultan’ın külliyesini kurduğu ilk yere ve kendisine dair ilk menkıbe kendisinin, şimdi türbenin bulunduğu yere geldiği büyükçe bir ağacın kovuğunda inzivaya çekildiğidir. Benli Sultan burada asası ile toprağa vurmuş ve “asa” suyu denen ve hala günümüzde var olan ve şifalı bir suyun çıkmasını sağlamıştır. Kendisi inzivası sırasında vahşi hayvanlarla bağ kurmuş onların dilinden anlamıştır. Hatta evliyanın bugünkü türbesinin yapımında ilk yardımcı olanlar evliyanın dostluk kurduğu geyikler olmuştur.

Benli Sultan’nın yaşadığı dönemde kendisi gibi manevi bir sultan olan Şeyh Şaban-ı Veli ile yakın ilişki içinde olduğu, halkın dinî ve tasavvufî açıdan eğitilmesine çok büyük katkıları olduğu özellikle Şeyh Şaban-ı Veli’ye dair menkıbelerde geçmektedir. Ayrıca Şeyh Şaban-ı Veli hakkında yazılmış olan, Menâkıb-ı Şaban-ı Velî’de “Gerçekten de Seyyid Sünnetî Efendi vefat edince oğlu küçük olduğu için yerini dolduramamıştı. Şaban Efendi’nin Kastamonu’da olduğu zaman Halvetiye tarikatından Tarakçızâde Abdurrahman Efendi vardı. Olgun, kâmil bir şeyhti. Ama Şaban Efendi kadar liyakati yoktu. Ilgaz’da Benli Sultan, Bayramîye’den İsa Dede, Nakşibendiye’den Menekşe Dağı’nda Mahmud Efendi vardı. Her biri usulünce etraflarını irşad ederlerdi.” ifadeleri yer almaktadır. Bu ifadelere bakılacak olursa, Şaban-ı Veli’nin Seyyid Sünnetî’nin yerini doldurup irşat vazifesine başlamasından önce Benli Sultan irşat görevindeydi. Şeyh Şaban-ı Veli dergâhının son postnişini Ata Armay’a göre Benli Sultan uzun bir ömrü sürmüştü. O, Benli Sultan’ın, II. Bayezid (1481-1512), Yavuz Sulan Selim (1512-1520) ve Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) devirlerinde yaşadığını babasının verdiği bilgilere dayanarak nakletmektedir. Yaygın kanaate göre de Şaban-ı Veli’den 5-6 yıl kadar önce yani yaklaşık 1563 yılında vefat etmiştir.

Benli Sultan mutasavvıflığı ve müderrisliğinin yanında yazar olarak da bilinmektedir. Kendisinin Tasavvufa dair bir eseri olduğu ve bu eserin Kastamonu Nasrullah Kütüphanesi’nde iken sonradan çalındığı ortaya çıkmıştır. Bu eserin dilinin Türkçe olduğu Şeyh Şâni tarafından bildirilmiştir. Başka eserlerinin de olduğu bilinen Benli Sultan’ın bu eserlerinin külliyesinde çıkan bir yangında kendi seceresi ile birlikte yanmıştır.

Benli Sultan’dan sonra Mahmut Efendi şeyhlik makamına geçmiş ancak ondan sonra silsilenin nasıl devam ettiği belirlenememiştir. Ancak 1842-1882 yılları arasında Mehmet Şani Efendi şeyhlik yapmıştır. Şani Efendiden sonra büyük oğlu Hafız Mehmet Şadi Efendi, 1910 yılında da onun oğlu Hafı Mehmet Nureddin Efendi şeyh olmuştur.

 

Benli Sultan ve Mensup Olduğu tarikat

Benli Sultan’ın bir tarikat şeyhi olduğunu bilinmektedir. Ancak hangi tarikata bağlı olarak irşat vazifesini yerine getirdiği konusunda görüş ayrılıkları mevcuttur. Yakın dönem kaynaklarında kendisinin Halvetî, Bayramî, Nakşî-Hâlidî ve Nakşî olduğuna dair bilgiler yer alır. Tüm bu ayrılıklara rağmen yaygın görüş ise Benli Sultan’ın Nakşi olduğu hatta Nakşi Tarikatını Kastamonu’ya ilk getiren kişi olduğu ancak kendisinden sonra dergahında şeyhlik yapan kişilerin zaman zaman Bayrami zikirleri yerine getirmiş olmasından dolayı da bu tarikatla da yakın ilişki içinde olduğu söylenebilir.

 

AHMET HİCABİ EFENDİ

Şeyh Ahmed Siyahi Efendi’nin 3 oğlu olmuştur. Bunlar Aziz Efendi, Seyyid Hicabi Efendi ve Sa’dettin Efendi’dir.

Kendisi henüz anne karnına iken babası Ahmed Siyahi Efendi’ye kendisine çok faziltli bir evlat verileceği işaret olunmuş, kendisi de bunu eşine söylemiştir. Ki Hicabi Efendi 1826 yılındaki doğumun henüz 6 aylıkken beşiğine yansıyan ışığı yakalamak için gösterdiği çaba onun Allah’ın lütuf ve ihsânıyla ileride büyük bir zât olacağını gösterdiğine dair bir işaret olarak yorumlanmıştır.

Henüz 3-4 yaşlarında iken babasının Hat-i Hacegan zikir ayinlerinden bulunmuştur. Yaşına rağmen diğer çocuklardan ayrılan Hicabı Efendi yaşına göre olgun kişiliği ile çok kısa zamanda çevresinde büyük saygı kazanmıştır.

Hicabı Efendi küçük yaştan itibaren sıkı bir eğitim almıştır. İlk yıllarından Yarabcı Hoca lakabıyla anılan Hüseyin Hüsnü Efendi ile birlikte Kuran-ı Kerimi hatmetmiş, babasından sarf, nahiv, fıkıh, hadis ve kelam tahsil etmiş, Çerkeşi Merhumun öğrencilerinden muhakkık, edip, müdeakkık ve Keskinzade Ahmed Erib Efendi’den fazilet ve irfan, Karakadızade Mustafa Efendi’den feraiz ilmi, Trablusgraplı Medui Efendi’den hadis ilmi alarak icazet almıştır. Aynı dönemde İstanbul’da da bir süre eğitimini sürdürmüş, Müneccimbaşı Tahir Efendi’den hikmet, eski bakanlardan Muhammed Rüşti Paşa’dan mantık ve beyan, Hazım Efendi’den meani ve usulü fıkıh, Hafız Efendi’den de eser okumaları üzerine eğitim almıştır.

İstanbul’daki döneminde Hoca Paşa semtindeki Safveti Paşa Dergahında kalmış, bu tekkede irşad görevinde bulunan Mevlana Halid-i Bağdağdi Hazretlerinin hayattayken seçtiği  vasisi  ve irşad halifesi olan Abdülfettah Efendi’nin 4 yıl hizmetinden bulunmuştur.

Abdülfettah Efendi de Hicap Efendi’nin babası Şeyh Ahmed Siyahi’nin kendisine verdiği icazeti onaylamıştır.

Hicabi Efendi İstanbul’da 6 yıl bulunduktan sonra 1856 yılında Kastamonu’ya dönmüştür.

Hicabi Efendi’nin kıymetli âlimlerin muteber kitaplarına şerhler yazacak derecede ilmi seviyeye sahipti Hemen hemen memleketin her tarafındaki devlet ricalinin yazılı sorularına tatminkar cevap vermekle şöhret bulmuştur. Ayrıca, Vali Abdurrahman Paşa’ nın (Kastamonu Valisi) isteği üzerine tarikata dair aydınlatıcı bir de risale yazmıştır.

Hatırı sayılır bir şair olan Vali Ethem Pertev paşa ile şiir üzerine düzenli görüşmeler yaptıkları ve birbirlerine manzum mektuplar yazdıkları da mevcuttur.

Seyyid Ahmed Hicabi Efendi, son yıllarında kalp hastalığına müptela olmuş, ancak kimseye şikayet etmeden 10 – 15 sene kadar tahammül göstermiştir.

1305 / 1887 yılından itibaren uzaktan gelen ziyaretçilerine;

“Tekrar gelirsiniz amma bizi bulamazsınız”, diyerek helalleşmeye başlamış, dergâha vakfedilen akarların resmi muamelelerinde acele davrandığı görülmüştür.

Ahmed Hicabı Efendi, sık sık köy ve kasabaları ziyaret eder, burada görüştüğü ahâliye hayırlı nasihatlarda bulunur, bilmediklerini öğretir, İslâmiyet’e uygun olmayan davranışlardan men ederdi. İlmin yayılması için mektep, medrese gibi hayır eserlerinin yapılmasını teşvik ederdi. Din ilimlerinde emsâli az bulunan ve fen ilimlerinde bölgede bulunanların hepsinin üstünde yer alan Ahmed Hicâbî hazretleri, 1874yılından vefât târihi olan 1889 yılına kadar bir taraftan talebelerin yetiştirilmesi ile meşgul olurken, diğer taraftan husûsî sohbetlerinde zikir yoluyla sevenlerini tasavvuf yolunda ilerletti. Kastamonu ve çevre illerden pek çok talebe onun derslerine koştu.

 

AHMET SİYAHÎ EFENDİ (1777 – 1874)

 

1777 yılında Kastamonu’da doğmuştur. Babası, Sa’diye Tarikatı dervişlerinden Demirci Ahmed Baba’dır.

İlk eğitimini anne ve babasından almıştır. Eğiti sırasında gösterdiği başarı erken yaşlarında bile fark edilmiştir. Gençlik yıllarında Kasabalı Mehmet Efendi’den eğitimine devam etmiş, daha sonra Amasyalı Uzun Ali Efendi’den aldığı eğitimle de kendini geliştirmiştir. Aynı dönemde Nakşibendi Şeyhi olan Hace Numan Efendi’nin (Kastamonu’daki Numaniye Medresesinin kurucusu) dervişlerinden Buhari Abdülaziz Efendi’nin yanında ilim yolunda ilerlemiştir.

Kendini geliştirmek konusunda sürekli arayışlarda olan Ahmed Efendi, bir dönem Amasya’ya yönelmiş, burada Hace Payas ve ilim tefsirinde çok önemli bir noktada bulunan Hace Muhammed Cani Hazretleri yanında dersler almasından sonrası icazet almıştır. Amasya’dan Kastamonu’ya dönüşünde, Çorum’a uğrayrak Yusuf Basri Hazretlerinden hadis üzerine eğitim almış, “Hadis Hafızı” ünvanı ile Hadis-i Şerifleri öğrenmiş ve ezberlemiş olaak Kastamonu’ya dönmüştür.

Kastamonu’ya dönüşünde Namazgah Medresesi Müderrislerinden olan Hace Osman Efendi’den tefsir, meani ve kelam eğitimi almıştır. Buradaki eğitimi sürerken tatil günlerini ise Çerkeş Halveti Tarikatı önde gelenlerinden Şeyh Mustafa Efendi’nin sohbetlerine katılmış aynı zamanda kendisinden feyz istemiştir.

Bu isteği karşısında Şeyh Mustafa Efendi; "Senin feyzine sebeb olan zâtın ismi Hâlid olacak. Onu ara." tavsiyesinde bulunmuştur.

Ahmed Siyâhî Efendi bu tavsiye ile kendisini irşâd edecek, yetiştirecek Hâlid ismindeki zâtı aramaya başlamıştır. Karadan hacca gitmek üzere yola çıktı. Şam'a vardığı zaman Nakşibendiyye yolunun büyüğü Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin ismini duyunca; "Hocam Şeyh Mustafa Efendinin buyurduğu Hâlid bu olabilir." diyerek hemen sohbetlerine devam etti ve talebeleri arasına katıldı. Hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî ile birlikte hacca gitti. Ahmed Siyâhî, başına devamlı siyah sarık sardığı için Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî tarafından "Siyâhî" lakabı verildi.

Hac ibâdetini tamamladıktan sonra hocası ile tekrar Şam'a dönerek bir müddet daha kaldı. Mevlânâ Hâlid hazretleri ona, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmesi, doğru yolu göstermesi için icâzet, diploma verip vazîfelendirince, 1827 senesinde Kastamonu'ya döndü. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin son halifesidir. Ki bu suretle Nakşibendiyye’nin Hâlidiyye kolunun Kastamonu'da kurucusu olmuştur.)

Kastamonu’da kısa sürede kendisini sevdiren ve sahip olduğu ilmiyle saygı gören Ahmed Sitahi Efendi, Kastamonu’nun en önemli medreselerinden biri olan Namazgâh Medresesinde eğitim ve öğretim kürsüsü ile şereflendirilmiştir.

Daha sonra ise Merdiyye Medresesini kurmuştur. Bu medresenin kuruluşu ise ilginç bir menkıbe ile anlatılmaktadır:

“Medresenin bulunduğu arazi Merdoğlu adında bir şahsa aittir. Bu şahıs bir gece rüyasında kuyuya düşmüş ve boğulmak üzere iken kuyunun başında Ahmed Siyahi Efendi’yi görmüş ve kendisinden yardım istemiştir. Siyahi Efendi’de “eğer evini benim için medrese yaparsan seni kurtarırım” demiş ve bu kabustan kurtulan Merdoğlu, zaman kaybetmeden sözünü yerine getirmiştir. Medrese ile birlikte hayırseverlerin yardımlarıyla bir kütüphane de yapılmış, özellikle Ekmekçibaşı İbrahim Ağa başta olmak üzere birçok kişi tarafından kütüphaneye kitap bağışında bulunulmuştur.

Siyahi Efendi, 1841 yılına kadar gündüzleri ikindi namazından sonra, geceleri de günümüzde türbesinin bulunduğu yere yakın olan oğlu Sadettin Efendi’nin evinde müritleri ile “Hatm-i Hacegan” adı verilen zikir ayinlerini yapmıştır.

Bu olayların gelişmesi sonrasında Mevlana Halid el-Bağdağdi Hazretlerinin halifesi olan Abdülfettah Efendi İstanbul’a giderken Kastamonu’ya uğramış ve Ahmed Siyahi Efendi’yi ziyaret etmiştir. Hatta onun ziyaretleri sırasında Abdülfettah Efendi’den tarikata girme konusunda icazet isteyenler olmuş, kendisi de “Şeyh Siyahi burada iken bizim onay vermemiz edebe uygun düşmez” diyerek Siyahi Efendi’ye duydukları saygıyı dile getirmesiyle Şeyh Siyahi’nin Kastamonu’daki üstün konumuna işaret de etmiştir.

 

Kastamonu’da İnanç Turizmi Kapsamında Özel Gün Ve Programlar

 

- Şeyh Şaban-I Veli ve Kastamonu Evliyalarını Anma Haftası: Her yılın Mayıs ayı ilk haftası

- Mehmet Feyzi Efendi Anma Günü: Her yılın 9 Mart

 

CSRT MEDYA GRUP